Tahsin İncirci: Bu toprağın kokusu
Ayşe Emel Mesci
Son Köşe Yazıları

Tahsin İncirci: Bu toprağın kokusu

15.04.2024 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

5 Nisan Cuma günü, Ankara’da son sahneye koyduğum oyun olan “Devlet Ana”yı izliyordum. Perde arasında tebrik için yanıma gelen seyircilerle konuşurken bir beyefendi yaklaştı, “Beni hatırladınız mı? Tahsin İncirci’nin arkadaşıyım, maalesef kendisini dün gece kaybettik” dedi. Bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissettim, yerime çöktüm. Bütün bir geçmiş gözümün önünden geçti. Dile kolay, 38 yıllık çalışma arkadaşlığının, gerçek bir dostluğun anıları...

Bir dönemi yaşamış olanlar, Tahsin’i daha çok bestelediği işçi sınıfı marşları ve devrimci şarkılarla tanırlar. “Türkiye işçi sınıfına selam”, “Onbeşler”, “Deli Kuşun Öttüğü” (“Hey göklere duman durmuş dağlar hey”)...

Benim Tahsin ile yolculuğum farklı disiplinleri bir araya getiren tiyatroyla başladı ve gelişip sürdü. Farklı alanlardaki yaratıcılığın buluşmasından nasıl zengin bir verim alınabileceğinin yaşanmış deneyi oldu.

MUSTAFA SUPHİ DESTANI

1986’da Berlin’de tanıştım Tahsin ve sevgili eşi Fatoş ile. Daha önce Vasıf Ağabey (Öngören) ve, Yılmaz Onay ile çalıştığını biliyordum, Berlin’de de Tiyatrom topluluğunda Çetin İpekkaya’nın sahneye koyduğu “Pir Sultan”ın müziklerini yapmıştı. Ataol Behramoğlu’nun “Mustafa Suphi Destanı” adlı uzun şiirini sahneye taşımak istediğimi anlattım, oyunun müziklerini yapmasını teklif ettim. Bu oyun hem sürgünde kurulan Halk Oyuncuları için hem de Ataol, Tahsin ve benim için özel bir yolculuk oldu. Bir şair, bir besteci, bir yönetmen olarak yan yana gelmiş, çabalarımızı birleştirmiştik. “Destan” Stockholm’ün en eski tiyatrosu olan Södra Teatern’de prömiyer yaptıktan sonra Amsterdam Operası, Berlin’de Manufaktur Theater gibi sahnelerde oynadı; Paris’te Escalier d’Or Tiyatrosu’ndaki temsili Mikis Theodorakis izledi ve hepimizle sahnede kucaklaştı. Sonra da 1989’da Avignon Festivali tarihindeki ilk Türkçe oyun oldu: “Mustafa Suphi Destanı”.

ŞEYH BEDREDDİN ORATORYOSU

Bir yönetmen ile bir besteci arasında ortak bir dil kurulmasının, bu dilin her çalışmayla gelişmesinin en güzel örneğini Tahsin ile yaşadım. Çok yaratıcı bir besteciydi. O güzelim marşların, devrimci şarkıların çok ötesine geçen bir birikimi vardı. Bu memlekette halkla ilişkiler (PR) tarafınız güçlü değilse, dayandığınız lobiler yoksa, kendinizi görünür kılmanın yolları peşinde koşmuyorsanız değeriniz her zaman hak ettiği karşılığı bulamayabiliyor. Bence Tahsin İncirci Türkiye’nin yetiştirdiği en değerli bestecilerden, çoksesli müzik alanındaki en özgün arayışlardan biriydi. Bir tek not düşeyim: Nâzım’ın pek çok şiirini bestelemesinin yanı sıra muhteşem eseri “Şeyh Bedreddin Oratoryosu” Berlin Radyosu’nda yayımlanmıştı.

KERBELA

Mustafa Suphi’den sonra da birçok oyunda birlikte çalıştık. Çalışma arkadaşlığı güçlü bir dostluğa dönüştü. Sonra ben Türkiye’ye döndüm. Tahsin “Börklüce Mustafa’nın huruç ettiği” Karaburun’da kendine bir ev yaptı. Arada görüşürdük ama uzun bir süre birlikte çalışma olanağı bulamadık. Ta ki 2009’a kadar... Ali Berktay’ın yazdığı “Kerbela”, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahneleneceği zaman müzikler için ikimizin de aklına bir tek isim geldi: Tahsin İncirci. İnanılmaz bir müzik yazdı Tahsin “Kerbela” için. Oyuna deyimin tam anlamıyla nefesini üfledi. Onunla son kez bir arada çalışmamız da yine “Kerbela” ile, 2014’te İBŞT’de sahnelendiğinde oldu. Ne çok istemişti oyunun müziklerini, şarkılarını bir kaset veya plak halinde çıkarmayı... Olmadı bir türlü.

Sonra Devlet Tiyatrosu’nda birçok oyuna imza attık birlikte: “Şair Baba ve Damdakiler”, “Bernarda Alba’nın Evi”, “Cesaret Ana”, İzmir’de “Son Çığlık”.

Tahsin’in en büyük arzularından biri, Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı”nı birlikte çalışmamızdı. O da olmadı.

Bir söyleşisinde ifade ettiği gibi daha ağırlıklı olarak Batılı enstrümanlar kullansa da Tahsin İncirci’nin müziğinde “Bu toprağın kokusu vardır.”

Işıklar içinde yat sevgili dostum, iyi ki seni tanıma, uzun yıllar birlikte çalışma şansı buldum. Bu topraklardan bir Tahsin İncirci geçti, müzikleriyle soluğunu üfledi nice dizelere, metinlere...

Yazarın Son Yazıları

Işık, biraz daha ışık

O yıl Doğan Hoca’dan bir gün önce, 21 Eylül 2021’de tiyatro alanından çok değerli bir hocamızı, sevgili Prof. Dr. Hülya Nutku’yu hem de çok vakitsiz yitirmiştik.

Devamını Oku
22.09.2025
Hayatımdaki iki Güney

Gerçekçilik, içtenlik, hayatın sihrini, gizini yakalayıp onu kendi kişisel büyüsünü katarak yeniden yaratmak... Yılmaz Güney’in sinemasının da edebiyatının da en önemli özellikleridir bunlar.

Devamını Oku
08.09.2025
Eğitim ve sanat

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin üzerinde yükselmesi gereken dört sütunu, “mektep, iktisat, sanat, imar” diye sıralamıştı. Bu dört sütundan ikisini oluşturan “mektep” ve “sanat” maddelerine yakın tarih içinde bir arada bakıldığında, yani sanatta eğitim ve eğitimde sanat alanlarında nereden nereye geldiğimize bakıldığında umut verici bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz söylenemez.

Devamını Oku
18.08.2025
Altmış yıl önce altmış yıl sonra

İzmir’de tam anlamıyla “ağır, koyu bir sıcak” vardı. “Kerbela” oyunu 2 Ağustos tarihinde bir zamanların fuar alanı, günümüzün Kültürpark’ı içindeki açık hava tiyatrosunda oynanacağı için İzmir’deydim.

Devamını Oku
04.08.2025
Hatırlamak bir eylemdir

Ergin Yıldızoğlu, 7 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Faşizm ve kültür” başlıklı önemli bir yazı kaleme aldı.

Devamını Oku
21.07.2025
‘Umutsuz çağın sesi’

'Medea-Material' Romanya'da köklü Sibiu Tiyatro festivalindeydi...

Devamını Oku
30.06.2025